SİYASİ COĞRAFYA’DA BAŞLICA GÖRÜŞLER
Siyasi coğrafya konusunda ortaya sürülen fikirler çok gerilere gitmektedir. Ancak, özellikle son yüzyıl içinde daha önceleri görülmeyen boyutlarda büyük gelişme kaydetmiş ve bu konuda yapılan çalışmalar çoğalmıştır. Yapılan çalışmaların dünyanın siyasal konjöktüründeki değişimler nedeniyle günümüze kadar hayli değişimler gösterdiği izlenmektedir. Bu yüzyıl başlarında siyasi coğrafyada genellikle kara hakimiyeti’ne dayanan fikirler ağırlıkta iken, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra, denizlerin siyasetteki önemi daha açık bir şekilde ortaya çıkmış ve siyasi coğrafya görüşlerinde deniz hakimiyeti ön plana geçmiştir. Ancak yakın geçmişte uçak teknolojisinde kaydedilen ilerlemeler, siyasi coğrafya yaklaşımlarında ağırlığın hava hakimiyeti doğrultusunda gelişmesine ortam hazırlamıştır.
Beşeri coğrafyanın kurucularından birisi olarak kabul edilen Fredrich Ratzel
(1844-1940) temelde Darwin’in düşünceleri etkisinde kalmış ve bu düşüncelerini siyasi coğrafya alanında geliştirmiştir. Bu bağlamda siyasi coğrafyadaki çalışmaları nedeniyle Ratzel’e ayrı bir yer vermek ve onun görüşlerini öncelemek gerekir.
Ratzel’in fikirlerine göre devlet, içinde bulunduğu ortamda herhangi bir biyolojik organizma olarak, çevre ile bazı ilişkiler içersindedir. Başka bir anlatımla Ratzel, Darwin’in gelişme teorisini kabul etmektedir. Ona göre devlet “bir hücreden meydana gelen bir organizmadır”. Bu organizma kendi gelişim yasalarına sahiptir. Devlet, gelişme ve yayılmayı arzu etmektedir. Bu gelişme ve yayılma arzusu bir yandan devletler arasında birtakım anlaşmazlıkların doğması anlamına gelirken, diğer taraftan da, gelişme ve emperyalizmin nedenidir. Aslında bütün devletlerin gelişme sürecinde geçirdikleri bir aşama olarak da kabul edilebilir.
Gerçekte Ratzel’in fikirleri, bu ekole bağlı olan Alman bilim adamlarının düşüncelerini yansıtmaktadır. Ratzel’in siyasi coğrafya alanında ortaya koyduğu ve fikirlerini yansıttığı eseri 1897 yılında basılan ve Politische Geographie adını taşıyan yapıtıdır.
Ancak Ratzel’in daha önceleri yayınladığı yazılarından, onun siyasi coğrafyaya değindiğini ve devletlerin alanca genişlemelerindeki esasları ortaya koyduğunu da görmekteyiz. Ratzel’e göre devlet bir organizma gibi kabul edilmekte ve bu organizmanın gelişmesi, yani alan kazanarak yayılması, biyolojik bir zorunluluk olarak görülmektedir. Ayrıca gerektiğinde kuvvete de başvurulabileceği ortaya konulmaktadır. Ratzel, devletlerin saha kazanmak yolundaki eylemlerini bazı maddelerle de koşullandırmıştır. Bu koşullar kısaca özetlenirse:
1. Devletlerin sahası, kültürleriyle gelişmektedir. Kültürel unsurlar içersinde en önemlisi dil’dir. Dillerin yayıldığı oranda milletlerin kültürü, bir bakıma diğer ülkelerde yayılma, genişleme olanağı bulur.
2. Devletler sahalarını genişletme arzularını dışa vurmazdan önce, birtakım girişimlerde bulundukları kabul edilir. Bu girişimler, ticari faaliyetler, misyoner hareketler (din), ideolojik faaliyetler ve benzerleridir. Böylece , devletlerin sahalarını genişletmeleri ticari, dini ve ideolojik faaliyetlerin bir göstergesi ve belkide doğal bir sonucudur.
3. Devletler, daha küçük üniteleri kendi bünyeleri içersinde özümsemek ve kendi içlerine katmak yoluyla gelişmektedir. Bu gelişmede isteyerek veya zor kullanarak küçük siyasi üniteler devlete katılmakta veya bu devlet tarafından kapılmaktadır. Hangi yolla gerçekleşirse gerçekleşsin, büyük devlete sonradan katılan siyasi ünite, büyük devletin politikası içinde eritilmelidir. Ancak, küçük devlet, büyük devletin potasında eritilemezse, o devlete katılmış olduğu kabul edilemez. Tarihte Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Büyük Britanya İmparatorluğu örnek olarak verilebilir.
4. Siyasi sınır, devletin kenar organıdır ve bu nedenle devletin gücünü, gelişmesini ve değişikliklerini yansıtır. Başka bir anlatımla sınırlar, bir devletin gelişme ve değişme yönlerini belirtirler. Ratzel’e göre sınırlar, devletlerin yalnızca güvenliğini değil, aynı zamanda gelişmesini ve saha kazanma yönlerini belirleyen unsurlardır.
5. Devletler gelişmelerinde, siyasi bakımdan değer ifade eden sahaları ülkelerine katmak isterler. Zengin tarım toprakları, özellikle ovalar, geniş akarsu vadi tabanları, ulaşıma elverişli akarsu ve göller, ticarete uygun deniz kıyıları, limanlar, toprakaltı servetleri açısından zengin bölgeler genişleme sahası olarak hedeflenen alanlardır. Bu bölgeler Ratzel döneminde zengin kömür ve demir havzaları iken, bugün bunlara zengin petrol yatakları ve askeri yönden önemli sahalar da katılmıştır. Öyleyse gelişme siyaseti güden devletlerin, bu türden sahalara göz diktiği ve onları yutmağa çalıştığı söylenebilir.
6. İlkel topluluklar, nüfuslarının artması sonucunda daha iyi koşullarda yaşamayı, kendi ülkeleri dahilinde yaymak zorunluluğundadırlar. Bu durum, bazı ülkelerin sahalarını genişletme arzularını şiddetlendirmektedir. Böylece kültür ve teknolojik açıdan geri kalmış devletler kendilerini güçlü hissettikçe, ülkelerini genişletme doğrultusunda bir girişim belirmektedir. Başka bir deyişle, ülkeler ekonomik ve sosyal gelişim paralelinde yayılma eğilimi gösterirler.
7. Devletlerin saha genişletme arzularının bulaşıcı bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Bu arzu bir devletten diğerine geçmekte ve gittikçe genişlemekte ve şiddet kazanmaktadır.
Ratzel, devleti gelişen bir organ olarak düşünmekte ve bu organ herhangi bir şekilde beslenemediği, yani ülkesini genişletemediği takdirde, giderek zayıflayacağı ve hastalanacağı düşüncesindedir.
Alman Birliği’nin kurulmakta ve Bismark’ın yönetimi altında koloniyal gelişmelerin düşünülmekte olması bakımından Ratzel’in o dönemde haklı olduğu söylenebilir. Yukarıda değinilen iki nokta, propoganda unsuru olarak kullanılmakta ve genişleme için bir gerekçe oluşturmaktaydı.
Ratzel, ülkesini genişletme arzusunu, fikirleriyle şu şekilde ortaya koymaktadır ‘bu küçük gezegende, sadece bir büyük devlet için gerekli yer mevcuttur’. Bu fikrin sonraları, II. Dünya Savaşı başlarında geliştirilerek ‘Deutschland ist überalle’ deyişine dönüştüğünü biliyoruz.
Ratzel’in bu gelişme yaklaşımı veya yasası ana çizgileriyle emperyalizm’in esasını oluşturmaktadır. Devletlerin saha kazanması, genişledikçe yeni sahalar kazanma arzusu bu isteklerinin giderek artması emperyalizm olarak tanımlanabilir.
II. Dünya Savaşı döneminde devletlerin iki ana grup altında toplandıkları görülür. Bunların, genişleme açısından tatmin olanlar ve olmayanlar biçiminde ayırımı yapılabilir. İlk grupta, ülkesinin kendine yeterli olduğuna inananlar yani İngiltere, Fransa, Sovyet Rusya ve A.B.D. yer alır. Ülkesinin kendisine yeterli olmadığı inancındakiler ise Almanya, İtalya, Japonya’dan oluşmaktadır.
Özellikle sanayi devrimi (1750) ile buharlı gemilerin giderek artan hareket olanakları, dünya ticareti ve ulaşımın ağırlık merkezinin karalardan denizlere geçmesine neden olmuş ve bazı devletler erken davranarak Güney Amerika, Afrika ve Asya’da büyük koloniler kurmuşlardır. İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda ve İngiltere gibi devletler, siyasi birliklerini daha önceden kurarak dışa açılmışlar ve sömürgecilik faaliyetlerine erken girişerek pazar olanaklarını ele geçirmişlerdir. Buna karşılık Almanya, dünyayı paylaşılmış kabul ederek, yeterli pazar bulamadıkları gerekçesiyle, ekonomik seviyelerini istedikleri oranda geliştirememişlerdir. Aslında II. Dünya Savaşı’nın esas nedenlerinden başlıcası bu noktadır.
Ratzel’e göre devlet biyolojik bir organ’dır, yani devlet, gerektiğinde yaşamını sürdürmek ve gelişmesi için fizyolojik gereksinimlerini karşılamak üzere kuvvete başvurmalıdır. Öyleyse Ratzel, savaş’ı meşru ve makul görmektedir. Böylece Ratzel’in devleti organizma olarak kabul etmesi sonucunda, arazi de onun yaşam sahası’dır. Ratzel esas olarak kara hakimiyeti’nden yanadır. Toprağa ve doğaya büyük önem vermiştir. Bu fikirleri daha sonraları gelişen Alman Jeopolitiği’nin en büyük dayanağı ve ilham kaynağı olmuştur.
Alman Jeopolitiği, Ratzel’in Siyasi Coğrafya’sından daha sonraları yararlanmış, ancak Alman Ekolü’nün jeopolitik görüşü Ratzel’den ayrılmış ve Siyasi Coğrafya deyimi yerine jeopolitik kavramını ortaya atmıştır.
Gerçekte jeopolitik sözcüğü ilk kez İsveç’li bir bilim adamı olan Rudolf Kjellen (1864-1922) tarafından ileri sürülmüştür. Bu sözcük daha sonraları dünyada hızla kullanılmağa başlanmıştır. Tarih ve siyasi ilimler profesörü olan Kjellen’in jeopolitiğe ait başlıca eseri “Staaten als Lebensform”=”yaşam şekli olarak devletler” adını taşımaktadır.
Kjellen’e göre devlet, yaşayan bir organizmadır. Bu organizmanın gövdesi ülkesi, yani sahasıdır. Devletin idare merkezi beyin’i, ülke içindeki nehirler, karayolları ve demiryolları ise devletin kandamarlarıdır. Kjellen ortaya attığı bu teorisine göre devleti yalnızca yaşayan basit bir organizma olarak kabul etmekte, aynı zamanda da şuur’a sahip bir büyük devlet şeklinde düşünmektedir. Buna göre,
a- genişlik,
b- hareket serbestisi,
c- içerde birlik ve beraberlik,
üç esas unsuru oluştururlar.
Kjellen’e göre Ratzel, devletin gelişmesinde genelde fiziki faktörler, bu arada coğrafi konum ile saha üzerinde fazlaca durmuş, bunların insan üzerindeki etkilerini açıklamış, ancak doğa etkisinin öncelenmiş olması nedeniyle hatalı bir yaklaşımda bulunmuştur.. böylece Ratzel’in devlete hayat ve kuvvet veren şeyin, sınırları dahilinde yaşayan insanlar olduğu konusuna pek önem vermediği ortaya konulmak istenmektedir.
Kjellen, devletlerin fertler gibi akıl ve şuur sahibi varlıklar olduğunu belirtmekte, hatta ferd-devlet uzviyet birliği düşüncesinde daha da ileri giderek, devletler fertler gibi konuşur ve hareket eder, kongreler veya toplantılar yapar, barış içinde yaşar ve savaşır, devletler de fertler gibi birbirini kıskanır, birbiriyle dost veya düşman olur demektedir.
Kjellen’in ortaya koyduğu bu düşünce biçimini, gerçekten abartılmış olarak kabul etmek gerekir. Çünkü devlet ile ferd’i, hiç fark gözetmeksizin birbirine benzetmektedir. Öte taraftan bu düşünce biçimi ile coğrafyanın temelinden sarsıldığı söylenebilir. Çünkü devlet ferd değil, bir insan topluluğudur. Coğrafya fertlerle değil, insan toplulukları ile ilgilenmektedir.
Gerçekte devlet, bir insan topluluğu, siyasi bir kurumdur. Devlet, dil, din, ırk, kültür, milli şuur, medeniyet, örf ve adet birliği gibi ortak temellere dayanan insan topluluğudur.
Devlet kendine özgü yasalara bağlıdır. Kjellen’e göre devlet kendine özgü ve önüne geçilmesi olanaksız yasalara sahip bir varlık olarak görülmektedir.
Rudolf Kjellen’in fikirleri, Karl Haushofer (1869-1946) tarafından devam ettirilmiştir. Güney Almanya’da doğan, 1908 Japon savaşına askeri ateşe olarak katılan Haushofer, Büyük Okyanus etrafındaki birçok ülke ve bu arada Japonya hakkında bilgi edinmiştir. I. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda general olarak görev almış ve daha sonra sivil hayata döndüğünde Almanya’nın savaşı kaybetmesinin nedenleri üzerinde araştırmalarını yoğunlaştırmıştır. 1919’da Münih Üniversitesinde coğrafya ve askeri ilimler başkanlığına getirilmiş ve bunu takiben kısa bir dönemden sonra da Jeopolitik Enstitüsü’nü kurmuştur.
Haushofer’in görüşleri kısaca özetlenecek olursa, Haushofer, geniş sahanın bir devletin büyüklüğü için gerekli olduğu kanısındadır. Bir devletin çöküşünü, sahasının daralması anlamında düşünmektedir. Ratzel gibi, bir devletin devam edebilmesinde saha kazanmasının gerekli olduğu, aksi halde ortadan silineceği düşüncesindedir. Organik devlet fikri’ni kabul eden Haushofer’in bu fikirleri sonradan Alman jeopolitikçilerince onanmıştır.
Haushofer’e göre siyasi coğrafya statik ve tasviri bir ilimdir. Halbuki jeopolitik daha dinamik bir disiplindir.
Haushofer’e göre bir devletin sahası gelişmesine yetmeyecek kadar küçük ise, genişlemelidir. Haushofer, bir millet için yeterli sayılabilecek sahanın ölçüsünü vermediği gibi, nüfus ile saha arasında da sayısal bir oran belirtmemiştir. Ancak özellikle Almanya ve Japonya’nın saha gereksiniminden söz etmektedir. Böylece güçlü devletlerin saha kazanması doğal kabul edilmekte ve bu saha “Lebensraum”=”yaşam sahası” olarak ifade edilmektedir. Almanya’nın sahasını genişletebileceği ve gerektiğinde yaşam sahası için savaşa başvurabileceği fikri, Nazi Almanyası tarafından daha da abartılmış bir düzeye ulaştırılmıştır. Gerçekte Nazi İdaresi’nin dış siyaseti ve propogandasının büyük bölümü, Haushofer’in fikirleri üzerine kurulmuştur.
II. Dünya Savaşı başlarında Alman Jeopolitik Ekolü, dünyanın genel durumunu siyasi ve ekonomik açıdan çok farklı bir yaklaşımla ele almıştır. Bu ekol, beşeri ve ekonomik coğrafyadan başka, genelde coğrafyayı fazlaca ilgilendirmeyen bazı bilim dallarını da araştırma alanı içine sokmaktadır. Böylece, jeopolitik kavramı doğal ve beşeri bütün ilimleri kapsamak iddiasındadır. Buna göre jeopolitik adeta ilim değil, bütün bilgileri içine alma iddiasında olan bir ansiklopedi niteliğindedir. Bu özellik, Alman Jeopolitiği’nin II. Dünya Savaşı sürecinde bir zaafı olarak kabul edilmektedir. Alman Jeopolitiği’nin ikinci zaafı ise, coğrafyayı inkar eden veya hiç değilse ona ters düşen fikirlerinin varlığıdır.
Haushofer’e göre jeopolitik, devlet politikasının yükselmesi ve yol göstericisi olmak zorundadır.
Haushofer’in bugün, jeopolitikle ilgili yaklaşımlarında üç temel eksikliğin olduğu göze çarpmaktadır. Bunlar, sırasıyla büyük kentlere ve kentleşmeye karşı olan düşmanlığı, ekonomi ve endüstrileşme yönündeki bilinçsizliği ve Japonya ile ilgili geliştirdiği jeopolitik modelin belirli bir temele oturtulmamış olmasıdır.
Kara hakimiyetine önem veren ve böylece dünyaya hükmedebileceği görüşünü benimseyen bir diğer araştırmacı da İngiliz Harford Mackinder’dir.
Mackinder, coğrafi açıdan geniş saha ve konum kavramlarını birbiri ile bütünleştirmeyi ve bağlamayı düşünmüş, bazı düşünceleri XX. Asrın ilk yarısında Alman Siyasi Coğrafya Ekolü tarafından benimsenmiştir. Mackinder’in çok çeşitli bilim dallarını araştırdığı görülür. Biyoloji, tarih ve hukuk öğrenimi yanında, topografya, strateji ve coğrafya ile de uğraşmış, geniş bir kültüre ve dünya görüşüne ulaşmanın yanında, tarihi anolojiler kadar ekolojik araştırmalarla da yakından ilgilenmiştir.
Mackinder teorisini ilk kez 1904 yılında ortaya koymuştur. Mackinder dünya hakimiyeti için, dünyanın en geniş kara kütlesine hükmetmenin gerekliliğine inanmakta ve kara hakimiyetinin oluşması için “pivot saha” veya “mihver bölge”nin elde tutulmasının ve kontrol altına alınmasının gerekliliğini düşünmektedir (ŞEKİL 1).
Mackinder’in 1904 yılında yayınlanan bu ilginç yazısına göre “pivot saha” olarak Doğu Avrupa’nın bir kısmı ile Asya’nın Kutup Denizi’ne sularını boşaltan nehirlerinin kabul havzalarını içine alan kısım ve 0rta Asya’nın denize akışı olmayan bölgelerini kapsamaktadır.
1904’de “pivot saha” olarak adlandırılan bu alan, ilk makalesinin bir yerinde “Heartland” yani “Kalp Sahası” olarak da adlandırılmaktadır. Ancak Mackinder’in 1919 yılındaki çalışmasında Kutup Denizine sularını boşaltan ve Orta Asya’nın denize akıntısı olmayan bölgelerini kapsayan alana kesinlikle “Heartland” ismini verdiği görülür (ŞEKİL 2). Fakat Mackinder’in Avrasya’nın “Kalp Sahası” dışında kalan kısmına “İç veya Kenar Hilal” adını verdiğini, Avrasya ve Afrika bütününe “Dünya Adası”, Büyük Sahra’nın güneyindeki Afrika’ya “Güney Heartland” ve “Kenar Hilal”in diğer sahalarına “Dünya Adası’nın Peykleri” adını verdiği görülür (ŞEKİL 3).
Anlaşıldığı kadarı ile Mackinder’in 1904 ve 1919 yıllarında ortaya koyduğu fikirlerinde Heartland daha değişik şekillerde sınırlandırılmıştır. Kuşkusuz bu farklılığın temelinde kara ulaşımındaki değişikliklerle, nüfus artışı ve sanayileşmenin boyutları ölçüt olarak alınmıştır. Çünkü Baltık Denizi ve Karadeniz etrafındaki sahalar da stratejik bakımdan Heartland’ın bir parçasını oluşturuyordu.
Mackinder Dünya karalarının 2/3’ünü ve Dünya nüfusunun 7/8’ini barındıran Avrasya-Afrika bütününün, yani “Dünya Adası” nı elinde tutan gücün Dünya’ya hükmedebilecek bir konuma sahip olabileceği iddasındadır. Kendisi, hiçbir deniz gücünün bu kara hakimiyetine dayanan kuvvete karşı çıkamayacağını, çok zengin doğal kaynaklara ve büyük nüfusa sahip olan bu kara kuvveti, kıyı önündeki adaları ve “Dünya Adası” dışındaki kıtaları da ele geçirecektir.
Mackinder’in düşündüğü gibi coğrafi özellikleri nedeni ile zengin maden yataklarına sahip ve ekonomik potansiyeli büyük olan Avrasya’nın iç kısımlarındaki düzlük alanlar , ancak batıda Karpat Dağları ile Baltık Denizi arasından sokulabilmenin olası olduğu bir alandır. Mackinder’e göre, tarım ve sanayiye dayalı kuvvetli bir ekonomik gücün Avrasya’nın düz alanlarını, yani Heartland’ı kolayca aşabilecek ve taşarak Avrupa, Orta Doğu, Hindistan ve Uzak Doğu’yu egemenliği altına alacak, daha sonra da giderek büyüyerek Avrasya-Afrika kara kütlesinde hükümranlığını kuracaktır.
Heartland’a sokulacak en uygun yolun Doğu Avrupa’da bulunduğu ve Heartland’ın da genişleme ve gelişme bakımından çok elverişli doğal koşullara sahip bir kale konumunda olduğunu savunan Mackinder’in düşüncesi şu sözleri ile özetlenebilir:
“Doğu Avrupa’ya hükmeden Heart-Land’a hakim olacak, Heart-Land’a hükmeden Dünya Adası’na, Dünya Adası’na hükmeden de Dünya’ya hakim olacaktır”.
Mackinder, değişen Dünya koşulları paralelinde değişen Dünya görüşünü düşüncelerine yansıtmıştır. Kuzey Batı Avrupa ile Kuzey Doğu Amerika’nın ekonomik ve siyasi bakımdan giderek gelişmesi ve dünya siyasetinde önemli bir unsur olması, Mackinder’i daha başkaca önemli sahaları adlandırmaya da itmiştir.Böylece, “Kuzey Atlantik Ünitesi” , “Musonlar Asyası ve Güney Atlantik Havzası” ve dağlarla çevrili doğal engeller olarak “Manto Boşlukları” gibi dört farklı sahayı belirlemektedir (ŞEKİL 4,5).
Ancak, hızı ve taşıma gücü artan gemilerin sayısal çoğalımı, demiryolları ile rekabet edebilmesi, hava yolu ulaşımının gelişimi Heartland’ın geçerliliğini giderek azaltmıştır.
Siyasi coğrafyada, kara hakimiyeti üzerine kurulmuş görüşlerden bir diğeri de, “Bölgesel Birlik” yani “pan-rejyonal” fikirleridir. Jeopolitikçiler tarafından ortaya atılan bu fikirlere göre yeryüzü, pan-Amerikan, pan-Eurafrica, pan-Doğu Asya ve belkide pan-Rusya gibi üç dört kısma ayrılmıştır. Böylece jeopolitikçiler kuzey ve güney yarıkürelerdeki karaları eşlendirmişler ve çift olarak değerlendirmişlerdir (ŞEKİL 6).
Aslında stratejik ünite durumunda olmayan pan-rejyon’lar, daha çok ekonomik birlikler halinde düşünülmektedir.
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana, kuzey ve güney yarımküreler arasında ekonomik amaçlarla bir yakınlaşma olmuştur. Avrupalılar, güneye ve Doğu Asya’ya doğru yaklaşmışlar ve böylece Avrupa ile Afrika’nın ekonomik ilişkileri canlanmıştır. Buna karşılık A.B.D.’de Latin Amerika’ya karşı ilgisini giderek arttırmıştır. Ekonomik ilişkilerin giderek dar saha kapsamı dışına çıkacak ve yeryüzüne yayılacak biçimde bir gelişme içersine girdiği görülmektedir.
Kara ve deniz ulaşımındaki gelişmeler, Panama ve Süveyş kanallarının devreye girmesi, hızlı kentleşme ve sanayileşmenin yaygınlaşması ve dünyanın her bölgesinin diğeri ile ticari ve kültürel ilişkiler kurması ve bu ilşkilerin giderek güçlenmesi, deniz ulaşımının giderek toplam ulaşım sektörleri içersinde daha büyük paya sahip olmasına neden olmuştur.
Büyük sanayi ülkelerinin gereksinim duyduğu enerji ve hammadde, genelde çok uzak yerlerden getirilmiş, buna karşılık sanayi üretim maddeleride aynı yolla ihtiyaç sahibi ülkelere gönderilmiştir.
Böylece ileri sanayi ülkelerinin yanında entansif tarım ülkeleri de dışa dönük bir ticarete açılmak zorunda kalmışlardır. Dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunda ülkeler arası ticari ilişkiler bir yandan gelişirken, ticarete konu olan malların deniz yollarıyla taşınmasında
büyük pay kapması, ekonomik yaşamda olduğu kadar sosyal yaşamda da etkisini göstermiştir. Bu durum özellikle XX. Yüzyılın başlarından itibaren bazı araştırmacıların siyasi coğrafyada denizin üstünlüğü üzerinde durmalarına ve deniz hakimiyetine dayanan çeşitli siyasi görüşler ortaya atmalarına neden olmuştur.
Deniz hakimiyeti’ne önem veren görüşler içersinde ilk sıralarda Alfred T.Mahan’a yer verilebilir. Mahan bir deniz subayıdır ve deniz tarihi üzerine dikkatli çalışmalar yapmıştır. Gazetecilikle de uğraşan ve A.B.D. Deniz Harp Akademisi’nde başkan yardımcılığında bulunan Mahan, deniz hakimiyeti konusunda en iyi analizleri yapabilenlerin başında gelmektedir.
Çalışmalarının büyük kısmını Hint Okyanusu ile Avrupa ve Atlas Okyanusu’nun kuzey bölümü deniz tarihinde yoğunlaştıran Mahan, görüşleriyle hemen hemen Mackinder’e bir paralellik göstermektedir.
Mackinder’in “heartland” ına uygun, merkezi ele geçirilemeyen bir “geniş kesintisiz kütle” terimiyle Rusya’yı ifade etmiştir.
Mahan, kuzey yarım küresinin dünya hakimiyetinde esas unsuru oluşturduğunu ve bu hakimiyette Panama ve Süveyş kanallarının en aktif ticaret ve siyaset faaliyetlerinin güney sınırlarını oluşturduğunu kabul etmektedir. Asya’da 30-40 derece kuzey enlemleri arasındaki kuşağın, Rusya’nın kara hakimiyeti ile İngiltere’nin deniz hakimiyeti arasında mücadele bölgesi olduğunu açıklamıştır.
Mahan, deniz hakimiyetinin kara harekatına üstünlüğü nedeniyle, Avrasya’yı çevreleyen kara üstlerine dayanarak dünya hakimiyetinin Anglo-Amerika tarafından kurulacağını daha önceden haber vermiştir. Ayrıca Mahan, A.B.D., İngiltere, Almanya ve Japonya’nın Güney Rusya ile Çin’e karşı bir gün ortak hareket etmek amacıyla birleşeceklerini de çok önceden belirtmiştir. Böylece Çin’in kontrol edileceği ve Rusya’nın kuşatılabileceğini ileri sürmüştür.
Asya’da Rusya’nın genişlemesine deniz kuvvetleri tarafından karşı konulabileceğini ileri süren Mahan, böylece bir abluka siyaseti düşünmüştür. Rusya’ya açık denizlere ulaşabilmesi için sadece Çin’den olanak tanınmasından yanadır.
Bu araştırmacı ulaşıma elverişli nehirlerin olası etkilerini de düşünmüş ve bu açıdan ulaşıma elverişli olan Mavi Irmak=Yangçe üzerinde durmuştur.
Manhan, yalnızca bir ülkenin denizcilik tarihindeki gelişmesinin önemi üzerinde durmamış, fakat aynı zamanda ülkenin milli gücünü ortaya koyan en önemli faktörün, o ülkenin arazisinin genişliğinden çok, ülkenin kıyı çizgisinin ve limanlarının özelliklerini de değerlendirmiştir.
Manhan’ın çeşitli fikirleri, daha sonraları deniz hakimiyeti siyasetinde devlet adamları tarafından değerlendirilmeye alınmıştır. Örneğin, Amerika’nın dış siyasetinde ve deniz üstünlüğünün geliştirilmesinde Manhan’ın fikirlerinin önemli payı olduğu söylenebilir. Manhan için deniz kuvveti, denizde olduğu kadar kara’nın da kuvvetidir. Böylece deniz hakimiyeti, denizler üzerinde ve karalara dayanarak kurulmakta ve geliştirilmektedir (ŞEKİL 7).
Deniz üstünlüğü üzerinde duran ve kara ile deniz hakimiyetini birlikte düşünen bir diğer görüş de, Nicholas Spykman tarafından geliştirilmiştir (ŞEKİL 8).
II. Dünya Savaşı’nın başlarında ortaya koyduğu fikirleri kuşkusuz gergin siyasi ortamın güdümündedir denilebilir. Spaykman, A.B.D.’nin dünya siyasetindeki yükselmesini, Almanya’nın dünya hakimiyeti tehlikesine karşı bir bakıma emniyet unsuru olarak düşünmektedir. Anglo-Amerika ve müttefikleri Güney Rusya’nın kara üstünlüğü ile birlikte Avrasya kıyılarını kontrol ederek Almanya’ya engel olacak ve bu yolla “Dünya Adası” üzerinde üstünlük kazanacaktır. Spaykman, Mackinder’in “Kenar Hilal” olarak tanımladığı sahayı “Kenar Saha” veya “Rimland” olarak belirlemekte ve bu alanı dünya mücadelesinin kilit alanı olarak göstermektedir (ŞEKİL 9). Spaykman’ın Avrasya’nın kıyı sahası olarak belirttiği alan, Avrupa’nın deniz kıyısındaki ülkelerini, Orta Doğu, Hindistan, Güneydoğu Asya ve Çin’I içermektedir. Bu saha büyük nüfus kitlelerini barındırmakta, petrol, demir, kömür gibi zengin yeraltı kaynaklarına sahip bulunmakta, denizlerde ulaşıma olanak tanıması açısından dünya hakimiyetinde başlıca unsurdur.
Mackinder’in “Heartland”ı iklim özellikleri nedeniyle tarımsal gelişmede pek ilerleme gösteremeyeceği gibi, yılın uzun bir döneminde toprağın donmuş olması, doğu ve güneydeki büyük çöl alanlarının varlığı, sarp ve yüksek dağların ulaşımı zorlaştırıcı rolü, Spykman’ın “Rimland” ının daha avantajlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Aslında Spaykman, Mackinder’e benzeyen bir dünya görüşüne sahiptir. Ancak, kara hakimiyeti fikrinin aksini savunmaktadır. Spaykman’a göre, “Rimland’ı kontrol eden, Avrasya’ya hakim olmakta, Avrasya’ya hakim olan ise, dünyanın geri kalan kısmını kontrol edecektir”.
“Heartland”a hakim kara kuvvetleri ile Kenar Saha’daki ve Dış Hilal’ daki ülkelerin kara ve deniz aşırı kuvvetleri arasında cerayan eden açık ve gizli bir mücadelenin bugün de sürdürüldüğü görülmektedir.
Burada Mackinder ve Spaykman’ın dikkatlerinden kaçan bir hususu belirtmekte yarar vardır. “Heartland”a hakim olanın otamatikman “Dünya Adası”na hükmedeceği fikri ne derece gerçek dışı ise, “Kenar Saha”ya hakim olanın otomatik olarak “Dünya Adası”na hakim olacağı fikri de o derece gerçekten uzaktır. Böylece denilebilirki, Mackinder’in düşündüğü tarzda kıta içinde önemli bir merkezden çevreye, dışarıya ve kıyıya doğru ilerleyen kara hakimiyeti, Spaykman’ın ifade ettiği şekilde denizlerden kenar sahalara ve kara içine doğru sokulan ve deniz hakimiyetine dayanmak yoluyla dünya siyasetinde üstünlük sağlayabileceği fikri, sadece anolojik bir düşünce tarzı olması bakımından savunulabilir. Fakat bugün dünya hakimiyeti, çok daha karmaşık bir siyasi ilişkiler birliğidir.
Siyası coğrafya’da kara ve deniz hakimiyetini savunan görüşlerin yanısıra, hava hakimiyeti’ne dayandırılan görüşler de vardır. II.Dünya Savaşı’ndan sonra havacılıktaki gelişmeler önemli boyutlara varmıştır.
- fazla yük ve yolcu taşıma kapasitesine ulaşma,
- yolda yakıt alabilme olanağı,
- havada daha uzun süre kalabilme,
- daha uzun mesafelere uçabilme olanağı,
- daha hızlı uçabilme,
- daha yüksek uçabilme vb.,
Uçak en hızlı ve en etkin stratejik silahtır. Nükleer başlık taşıyan uçak ve füzelerin devreye girmesi, uzay uçuşları, uydu istasyonlarının kurulabilmiş olması bu doğrultudaki diğer gelişmelerdir denilebilir. Bütün bunlar dünya siyasi hakimiyetinde havacılığın giderek önem kazanmasına neden olmuştur.
“Herşey Havadan” fikrinde olanların yanında, Douhet ve Seversky gibi, ılımlı düşüncenin temsilcisi olarak “ilk önce hava” diyenler de vardır. Bunun yanında bazıları da kara harekatına destek olmasını savunur konumdadırlar.
George T. Renner 1944 hava yollarının Avrasya’nın “Heartland”ında toplandığına dikkati çekmektedir. Buna Anglo-Amerika’yı da aynı şekilde “Heartland” olarak değerlendirip, böylece Kuzey Yarımkürede yeni bir “Geniş Heartland” oluştuğuna değinmektedir. Merkezi kuzey kutbu olan bir dünya haritası üzerinde Avrasya ile Kuzey Amerika’daki Heartland’ı içine alan bir Pivot Sahası = Kalp Sahası oluşmaktadır. Bu görüşe göre, eski stratejik mevkilerin büyük çoğunluğu önemini yitirmiştir.
Hava hakimiyeti üzerinde duran bir başka siyasi görüşün sahibi de Seversky’dir.
Alexander P. De Seversky, yaklaşımını kuzey kutbunu merkez alan azimutal bir projeksiyon üzerinde göstermiştir. Böylece Güney Amerika, Kuzey Amerika’nın hava hakimiyeti sahası içersindedir. O günkü Sovyetler Birliği’nin hava hakimiyet sahası ise, Güney ve Güneydoğu Asya ile Büyük Sahra güneyindeki Afrika’dır (ŞEKİL 10,11).
Bu iki hakimiyetin Anglo-Amerika ve Avrasya’da çakıştığı saha, Avrupa’nın kıyı bölgeleri, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’dur. Seversky siyasi yaklaşımında, kara ve deniz kuvvetlerini hava kuvvetlerinin emri altına vermektedir.
Siyasi Coğrafya’da merkez bölge ve kenar kuşak teorileri’nin gelecekte nasıl bir görünüm alacağı sorusunu yanıtlamanın pek kolay olmadığı söylenebilir (ŞEKİL 12).

